telesekreter.

su anda halen bolca dit dit dit sesi arasinda kose bucak kalmis bir kac telesekreter mesajini dinliyorum. yazdan beri mesajlarimi dinlemedigim icin, toplam 64 tane birikmis ve en sonunda telesekreteri kitlemis olan bu butun, yavas yavas cozuluyor, su anda 50.deyim. beni en cok gulduren, demin dinledigim ve allah bilir ne zaman betulun birakmis oldugu mesaj. tahminimce yuz kere aramis olmanin verdigi bikkinlik ile birakilmis kisa bir tane… baygin ve bunalmis bir ses tonu ile sadece ggaammmmzzeee demis betulcum, canim benim. ah, simdi de gamze ordaysan acsana diye bir mesaji cikti karsima. yokmusum herhalde ki acamamisim… telefonda amcamin, halamin, babamin ve annemin neredesin, ah gene tuymussun, ozledik bizi ara, bak cebin gene kapali, saat kac evde degisin, opuyoruz seni, biz surdayiz kahve iciyoruz aklimiza geldin, parani gonderdik vs. mesajlari bolca var. her bes mesajda bir falan cikiyorlar. onlarin haricinde simdiye kadar, tanimadigim iki kisi, onur sandigim bir kisi, sucuyu aradigini sanan ve siparis veren bir kisi, cesmeden aradigini soyleyen ve baharla gorusmek isteyen bir kisi – ki telefonda merhaba ben gamze diyorum yani, bir kac tane levent, bolca zeynep, bir tane burak ve bir kac tane betule rastladim. mesaj birakanlari dinlemeyi seviyorum, arayip mesaji duyunca pat diye kapatan ve beni dit dit ditlara mahkum edenlerden hoslanmiyorum ama… neyse guzeldi, simdi hepsi bitti, artik onlari silmem lazim. silme isini bir turlu ezberleyemedim yalniz. kullanim kilavuzu neredeydi su aletin allaskina…

Hüzünlerde Yenilenmeli – İsmail Kizilbay.

Topraktan kaçan toz gibi geldim İstanbul’a. Mantıklı, akıllıca, rasyonel olmaları için sıraladığım, altlarını sağlamlaştırdığım nedenlerimin yanında tabiki gerçek nedenlerimde vardı. İzmir beni her anlamda üzdü, sarstı ve kaçtım. Her köşesini öğrendiğim, her bir tarafında kendime göre önemli-önemsiz hikayelerimin olduğu kenti son olarak uçaktan izledim. Güzel görünüyordu. Küçük, şirin ve oldukça seksi. Cilveli bir kadın gibi yeri vardı hayatımda. Kolay değil, eğitim gördüğünüz, iş sahibi olduğunuz, kadınları tanıdığınız, evlendiğiniz, çocuk sahibi olduğunuz, boşandığınız, en büyük başarıları ve tabiki başarısızlıkları yaşadığınız kenti arkada bırakmak. Dostları bırakmak, hain ve onursuzlarla birlikte. Sevdiklerinizi, sevginizle birlikte. Ama bıraktım, kaçtım, terk ettim ve geldim.

Bana kimse hoşgeldin demedi. İnsanların yüzünde aslında daha çok neden geldin sorusu vardı. Neden? Ne gerek vardı? Hep kaçılan bir kente ”kaçan” birisi olarak gelmek yeterince şaşkınlık yaratıyordu.

Türkiye’de yok, dünyada da sayılıdır, bu kadar çok sevilen ama korkulan bir şehir. Duyduklarımın büyük bir bölümü birbirine benzeyen ve bence tanımamaktan, korkmaktan ve tabiki bu koca şehirle ne yapacağını bilememekten kaynaklanıyor. Söylenenleri özetlemem gerekirse ”çok güzel bir şehir ama yaşanmaz” cümlesi makul bir derleme olacaktır. Yaşamaya başladım ve sevdiğimi söylemeliyim. Her güzel şey zordur. Ben güzel ve akıllı kadınlarla çok mutlu olmuşumdur. Güzel ama yarı akıllılar birer azap çukuru gibidir. Tersinde de sıkıntılarım olmuştur. İstanbul’a bir kadın gibi bakarsak hem akıllı hemde çok güzel. Çok yorulmuş, üzülmüş, ihmal edilmiş ama halen çok güzel.

Bir aydır bu kentteyim. Yabancıyım halen. Bir tarafım hep öyle kalacak ve kalmasını isteyeceğim. Bu süre içinde kentin güzelliklerinin sadece küçücük bir bölümüne temas edebildim. Ama orada ve beni bekliyor. Bana sadece güzellik vermeyeceğini biliyorum ve bunu anlayabiliyorum.

İlk aldığım karar İstanbul’a karşı dürüst olmaktı. Ona her gece kısa kısa hikayemi anlattım. Anlattıkça rahatladım, sıkıntılarımı onun kucağına bıraktıkça hafifledim.Yaralarımı, teker teker gösterdim. Bazıları ile övünerek bazılarını ise hızla geçerek anlattım.

İnsanların topluca, vazgeçmeden, sıkılmadan, hergün sıkıntıyı, sıradanlığı, yorgunluğu yada dertleri atmak, için karıncalar gibi aktığı İstiklal Caddesinde bende taze bir karınca gibi yürüdüm. Geceleri, her insanın içinde olduğu gibi bu caddenin de karanlık köşelerinde, isyanları ve gizlenmiş yüzleri gördüm. Girmekten korkmam gerektiğini söyleyen bakışlar bana hangi sokakları görmem gerektiğini göstedi. Sadece atardamardan geçmenin faydası yoktu benim için. ”Tehlikeli”, ”pis”, ”belirsiz” denen, tıkanmak üzere, yaralanmış olan sokaklar, labirent benzeri geçişleri yani kılcal damarları gezdim. Oralarda gördüm güzelliğin nasıl da tersinden beslendiğini, çirkinin güzeli beslemek gibi sonsuz bir acı yüklü olduğunu, mutluluğun bir sigara dumanı kadar sahipsiz olabileceğini. İstanbul bana ilk jestini tek olmadığımı göstererek yaptı. İçimdeki, terk edilmişlik, yalnızlık, özlem gibi duygularla, bu kentin insanlarının oldukça sıkı ilişikileri olduğunu gördüm. Yanımdan akıp geçen insan selinin içi ”profesyonel yalnız” olanlarla doluydu. Benim yalnızlığım ve üzüntüm sürekli tersini arayan insanlar arasında sadece bir kırıntı parçasıydı.

Tanıdığım arkadaşlara kendimi anlattığımda, hatta abartarak, ayrıntıları ile anlattığımda dahi sonuç değişmedi. Belki üzülmem, bir miktar korkmam gereken bu durum bir süre sonra beni rahatlattı. İnsan hiçbir şeyin tek kurbanı olarak kalmak istemez. Böylece ”neden bana” sorusuyla olan itişmem, tersleşmem sona ermiş oldu. Oysa kendimi ne kadar ”özel bir mağdur” olarak görmüştüm ! Anlıyordum ki benim böyle düşünmemi sağlayan üzüntümün kendisiydi. Yaramaz küçük bir kedi gibi tırnaklarıyla içime yapışmıştı. Ben değildim onu bırakmayan, o beni bırakmıyordu. Lekelendim sanıyordum, mutsuzlukla. Ama kocaman bir lekenin içinde yürüdüğümü de anlamam için gelmeliymişim buraya. Geç kalmış olsam da, daha da geç olmadan buradaydım işte.

Ben içimde ve ruhumla çok yalnızdım ama binlerce bana benzeyen hayat mağduru ile aslında oldukça da kalabalıktım. Bu kalabalık mutlu olduğunu düşünen asıl mağdurlardan daha zengindi. Çoğalmaktan hiç bir çekinceleri olmadığı için beni büyük bir samimiyetle aralarına aldılar ve neden söylenmediğini hep düşündüğüm, arkasını benim doldurmam gereken ”hoşgeldin” kelimesini orada duydum. Nerede nasıl duyduğunuza göre yüzü değişen ”hoşgeldin” kelimesi bana her köşeden tek tek harfler olarak söylendi. Hepsini tek tek topladım, anlamak için.

Bende kendi çapımda kente biraz üzüntü, sıkıntı getirmiştim. Bir eskicinin, karşı tarafın zaten gözden çıkardığı, işe yaramayan ama yaradığı günlerin acı-tatlı izlerini taşıyan ”eskilere” baktığı gibi, İstanbul’da benim eskilerime baktı. Binlercesini görmüştü eskici. En parlak hayatların içinden geçenleri, hiçbir zaman parlamamış olanları, nereden geldiğini, nereye gideceğini bilmeyen binlercesini. Her eskisini satan insan gibi bende, ”acaba kazıklanıyor muyum?”, ”satmasam mı?” gibi düşüncelerle zorunlu mücadeleyi yaptıktan sonra, işi uzatmayıp eskilerimin hepsini tezgahın üstüne bıraktım. Yenileri için içimde yer açıldığını görmek bile yeterince heyecanlıydı. Her büyük üzüntüden sonra artık daha fazlasının olmayacağını, yaşadığımın hep içimde kalacağını, belki hüzüne dönüşeceğini düşünürdüm. Ama hüzünleri de yenilemek gerektiğini anlattı bana bu koca kent. Onlardan da bol bol vaat etti.

Kısacası koca kentle ufak temaslarım böylece başlamış oldu.

Benden, duyduğum ve gördüğüm tüm üzüntü ve hüzünlerden çok daha fazlasını taşıyan, onlarla yaşayan bu kent içimi hafifletti. Bana aynı zamanda buradaki tüm insanların, her sabah uyanmasını sağlayan ”vaatlerini” sundu, cimrilik yapmadan. Vaatler, içimde kurumuş olan umut tohumunu yeşertti. En güzel kadınlar, en güzel aşklar, sevdalar, yaralar, tükenmişliklerin, avuçlarının içinde olduğunu ve sadece bulmam gerektiğini, küçük bir çocuğun kulağına fısıldanan harçlık haberi gibi söyledi.

Artık bende her sabah sizler gibi peşinde koşacağım o vaatlerin, nefesim yettiği kadar, içimde heyecan sürdükçe. Anlatamadıklarımı anlatmaya, geride bıraktıklarımın izlerini silmeye çalışacağım. ”Hoşbulduk İstanbul”.

kucuk adam…

bugun kumpanyada gibi hissettim kendimi 13 feribotunda. buyuk feribot, ust kat, acik sol tarafta kurulu bir kumpanyada. bu kadar ilginc insani bir arada gormek komik oldu. garip. ve beklenmedik…

guzel bakarim ben, kalemlerimi evde unuttugumu farkedip cebime guzel not tutarim, sonra da guzel siralama yaparim… kafamin icinde hepsi tamam da. yazmasi zor. arka arkaya… hadi bir gayret, bastan baslasam mesela… ufak ufak biter herhalde. tamam.

kucuk bir adam var, cuceden biraz hallice, sakalli ve uzerinde adidas yagmurluk olan. yaninda bir kadin, koskocaman gozukuyor, kut kumral saclari var. arkadan bakinca sanki anne ve oglu gibiler. annenin sol ayagi aksak, sekiyor… garip bir mutluluk icindeler, gercekten mutlu degil. garip iste, gulumsuyorlar hep, kadin adamin minicik yanagindan makas aliyor. ikisinin de elinde buyuk sahte spor cantalari. opusuyorlar, sanki adam kadinla beraber olmak icin para odemis gibi duruyor. bir terslik var ama… o anda ben anlayamadim ne oldugunu… onlarin bu durumunu farkeden sadece ben degildim zaten, biraz otelerinde oturanlar da durumdan haberdarlardi… yan taraftaki adam ve benim tahminime gore adamin oglu da onlarin hakkinda konusuyor ve arada sirada guluyorlar. ben arka sirada oldugum icin dordunu de gorus alanima hapsetmistim zaten… adamin oglunun uzerindeki yesil kazak, elindeki nike torbasi ile uyum icinde, ancak kotu kesilmis saclari bu uyumu bozuyor. cocugun boyu kadinin yanindaki adamdan daha uzun ve adam aslinda babasindan bile buyuk belki… yasca. baba demisken, onu da hatirliyorum… uzerinde lacivert cizgili bir kazak var. gozlugu, gumus halka kupesi ve joleli uzunca saclari… sanki entellektuellikle alakasiz cahillik arasinda kalmis gibi, beyefendilik ile playboyluk arasinda gibi… sonra birden merdivenlerden bir suru petkimspor kizi cikmaya basliyor, turuncu esofman ustleri ile. neredeyse hepsinin atkuyruklari var… ortaokul civari gibiler. yukari cikip abur cubur almaya iceri giriyorlar, cipsler krakerler ve icecekler ile cikiyorlar icerden bir sure sonra… ne aldiklari filan da aslinda aklimda, cunku tam o arada ben, insan keske hep yese yese ama zayif ve sportif kalsa diye dusundum… kizlar kendilerine oturacak yerler bulduktan sonra, merdivenden bir baska cift yukari cikiyor. ilki hos bir kiz, sarisin, uzerinde lacivert bir yelek olan. kendine cay aldı icerden, gelip yanima oturdu, ancak malesef kotu manikurlu tirnaklarinda sevimsiz bir pembe oje vardi… ve ikinci sirada, kizin yani basinda buyuk, kotu bir kaza gecirdigi asikar olan bir adam… adamin yuzunun sol tarafi yercekimine fazlasiyla uymus, yuzu asagiya dogru zorla cekilmis gibi ve sol kulagi incecik kalmis, sanki uzamis… neredeyse yuzunun bitimine kadar kulagi var. ben utandim, ama midemin bulantisini da son raddesinde hissettim… kiz ve yercekimi adami konusmaya daldiklari zaman, caylari ellerinde, ben diger yanimda oturan kisa koyu sacli erkeksi kizin cep telefonuma surekli yazdigim kisa cumleleri okudugunu hissediyorum. soluma dondugumde, kizin yuzuyle birlikte arka sirada oturan ancak yan oturdugu icin bize cok yakin duran genc cocugun yuzunu de goruyorum. yol boyunca surekli kimildamasi ile zaten beni yeteri kadar rahatsiz etmisti, simdi de fazla yakin surati beni rahatsiz ediyordu… krem rengi kazaginin uzerinde uzun bir boynu var ve yuzunde teki ozellikle cizdirilmis bir kasi… onume donuyorum, yeniden telefonumun basina. ve feribot kalktigindan beri surekli etrafta dolasmakta olan bir adam, yeniden dikkatimi cekiyor. sarisin ve incecik. uzerinde sadece tum ruzgar ve soguga karsin, sagi solu yirtik ve aslen beyaz olmasina ragmen kir pas yuzunden neredeyse griye donmus bir tshirt var… tshirtun onunde ‘Atam İzindeyiz’ yaziyor, dikkatimi ceken de zaten bu oluyor… cunku ayni tshirtun arkasinda ‘Hakan Ins. Profil’ yazisi var. ilginc bir firma herhalde diye dusundum ben… ona bakarken, adam surekli sagda solda dolandigindan, onunden gectigi kisilere de bakiyorum ister istemez… simsiyahlar icinde bir cift gordum, cocugun kolunda bir gitar asiliydi. surekli telefonda konusan bir adam gordum, uzunca sacli ve uzerinde deri ceketi olan. kahkullu, kocaman halka kupeli bir kiz gordum, uzerindeki pembe esofman ustu bir esofmana gore fazla acik yakaliydi… v yaka. ama saclari guzeldi kizin… en son olarak da, gozume cayci takiliyor. kilo verdigi cok belli oluyor. feribotlarda toplam iki tane cift var sanirim kantini calistiran. bu kilo vermis olan surekli siyah kazak giyen… diger cayci amca zaten daha kisa boylu ve beyaz biyikli… o genelde soguk sicak hep gomlekle gezer, ve ayaginizi yoldan cekmemisseniz, durup cekmenizi bekler… sonra zaman gecti, ben telefonumu cantama yerlestirdim, semsiyemi almis miyim diye kontrol ettim, ve feribot yanastiktan sonra saclarim uca uca, merdivenlerden inip, gittim…

bu arada yaziyi bitirmeden… 21inde baslamisim yazmaya, ama bugun ayin 21i degil, birkac gune yaydim cunku bu yaziyi bitirmeyi. bugun ayin 24u. ancak…

kutucuklar.

dedim ki: "hayatimiz kutucuklarin icinde geciyor, farkinda misin… kutucuklarda yasiyor, sonra mesela uyanip, kutucuklarimiz ile baska yeni kutucuklara gidiyoruz… yine kutucuklarimizla geri donuyoruz kendi kutucugumuza. fakir olanlar mesela kibrit kutularinda yasiyorlar, sonra zenginler rengarenk rubik kuplerinde… hayat sanki hep o kutucuklarla baglantili."

yanar doner word imleci.

bos bir word dosyasinin satir basinda yanip sonen imlece bakmaktan midem bulandiginda… yazmaya karar verdim. ama yazmam gereken seyi degil asla, icinde oldugum durumu anlatan bir baska yaziyi. senaryo dersim icin kesin bir karara varmam gerekiyordu, tamamen emin ve rahat oldugum bir konu secmeliydim… sonrasinda da sinopsis. yapamadim ama. bir onceki geceki 3 saatlik uyku yetmemisti cunku beni dinlendirmeye. gozlerim coktan agirlasmisti zaten, neredeyse henuz daha gunun ortasinda. eski yazilarimdan bir seyler bulmayi dusundum sonra, icinde yaraticiliga dair tek bir kirinti dahi kalmamis olan yorgun beynimle ortak karar vererek… olur a… bakindim. sonra bir yazi buldum. konu olarak secmem mumkun degildi aslinda, ne demisti hoca roman baska senaryo baska, evet. ama ben yine de, yeniden okudum…

– Kamerayi tum koseyi heybetli bicimde kaplayan kalorifer dolabinin uzerine yerlestirdi. "Simdi bu senin odevin, oyle mi?" Cem cevap vermedi, goruntu ayarlari ile mesguldu ve daha ayarlanmasi gereken iki kamera daha vardi. "Hem ben bunun dogal olacagini saniyordum. Boyle elli cesit kamerayla biraz zor bence." "Hmm.." dedi Cem. Genel haliydi, zaten Hena da fazla umursamadi, cevap bekleyen biri degildi. "Kalabilirsin, bir senen daha heba olacak, bana guvenme." Gulumsedi sonra kendi kendine. "Aslinda olaylarin beni bu kadar vuracagini hic sanmazdim be Cem" dedi sessizce. "Daha baslama, henuz cekmiyorum." "Sanki siradanmis gibi hersey ama fazla ayrintili oyle degil mi. Yani bitis zaten hep olur, ama fazla vurmaz. Kis aylarindayiz ya, belki de ondandir. Ne dersin?" Onay beklediginden degildi bu soru cumleleri, her zamanki konusmalarindandi bunlar odadaki ciftin. Uzun zaman suren paylasimlar insanlari demek bu hale getiriyordu.

O kadar alisilmis bir sahneydi ki bu, sadece mekan farklilasmisti.. Yatagin uzerinde daha rahat bir konuma gelmek ister gibiydi Hena. Bacaklarini altina cekti, sirtini o hep yaptigi uzere duvara yasladi. "Hem nicin otel odasindayiz ki, senin odevin icin ben buralarda surunuyorum." "Ay baslama Hena yine, tamam iste hersey, anlat bakalim simdi, hem ilk defa basini sonunu benim de tam anlamadigim bir sey cekiyorum herhalde." Simdi de onun yuzunde bir gulumseme olusmustu..

Cem Emek, halen universitede suruncemede olan ogrenimi haricinde kendi profesyonelligi icinde fazlasiyla sey yasamis bir yonetmendi kisa tanim ile. Cizgi disi tavirlari ve filmleri tam bir uyum icinde yururdu senelerdir. Cevresindeki sasayi fazla onemsemeden, bildigi yolda ilerlerdi. Tam anlami ile bu isi planlamadigini soylerdi durup durup, ayrica bu sene artik mezun olmayi da kafasina koymustu. Bu klasiklere fazla bagimli okul, onun ozel yasamindaki basarilarini onemsememekteydi, ne olmussa olmustu, hangi unse undu, ama okulun kural getirdigi kisa filmler cekilmeden diplomayi elde gormek pek de mumkun degildi. Sonunda Cem da bunu kabul etmisti zaten, ama ‘farkli olacak bunlar, yine de ben olacak icinde’ diye dusunuyordu. ‘Mezun olacaksam Cem Emek olarak olmaliyim. Yoksa neye yarar.’

Hena ise farkli yollardaydi. Zorlu kivrimlar ile sekillenen ogrenimi ona pek de istediklerini getirmemisti. Sonunda bitmisti bitmesine ama, bu yol yerine bir digerine girseydim neler degisirdi sorusunu fazla siklikta sorduran noktalari vardi kafasinda, kim bilir kac yerde yol yerine patikalari tercih etmisti, ‘peki ya digerini gosterseydi tabelalar?’ Hem zaten bu konularda konusmaktan da pek hoslanmayan biriydi, Cemle dahi, gecistirirdi surekli. Alisilmisti Hena icin..

"Ya hep oldugu gibi aslinda Cem, yani cok da degisik degil. Sen de biliyorsun, ben de, genelde kendi kapilarimi hep kendim kapatiyorum, sonradan pismanlik hissetmek biraz garip sadece."

Cem bu konusmalari fazla dinleme yanlisi degildi isin dogrusu. Zaten montaj sirasinda defalarca ayni seyleri duyacakti. Kaldi ki bilmedigi konular da bulunmamaktaydi, bu defa konuya fazla dusmustu sadece Hena, beklenmeyecegi sekilde..

Yavasca kucagindaki yastiga sarildi. "Peki sonra ne oldu ki, anlatmadin kac gundur.. Bu kadar uzulmenin manasi nedir?"

Hena yataktan kalkti, odaya bakti soyle bir. Klasik bir Taksim otel odasiydi. Temizdi ama, kucuk ve bakimli. İki tekli yatak yanyana, uzerinde simdilik kameranin bulundugu kalorifer dolabi, 35 ekran bir televizyon, kameranin yaninda. Pencerenin onundeydi kendisi, saginda da kapi vardi zaten. İki yatagin arasindaki telefon kutucugunun uzerinde Cemin yerlestirdigi bir diger kamera, bir kac isik, bilmedigi bir seyler daha, bir de elektrik dugmeleri. Bu kadara bu kadar. Duvar kagitlari yer yer asinmisti. Dugmelerin etrafinda ise dokunulmaktan olacak, ufak bir siyahlik goze carpiyordu. Soyle bir durdu, gozlerini siyahliktan ayirdi.

"Disardan cok mu ses geliyor sence de, keske daha yuksek bir kat bulsaydik. Sesler gecmez mi simdi filme?"

Soyle bir bakti Cem ciddi ciddi. "Bu kadar da dogalliga gerek yok Hena, ay odev bu sonucta, el insafsin yani. Ne kamerasi makarasi, sus." Ve gulmeye basladi. "Hem hani anlatiyordun sen?"

Kendini yataga atmis kahkahalar atan adama dondu Hena sirtini cama verip, hep bildigi yuz ifadesiydi bu, kirisiklar olusturan. "Abartma allaskina. Her lafina da gulunmez ki insanin. Hem ben anlamak zorunda miyim filmden, sinemadan; sen biliyorsun diye, kendini begenmis, gorgusuz. Ya ne diyordum ben simdi?"

İki taraf da birbirini fazla umursamadi. "E sen artik bunlari hatira diye sakla Avrupa kasetlerinin yanina, hocana bunu verirsen bir on sene daha okuldasindir herhalde." Sirittilar karsilikli.

Sonra da konusmaya basladi Hena. Yaptigi hatalari farkettiginden bahsetti bir sure. Basina daha once de gelmemis degildi bunlar, seneler once o zamanlar en sevdigim dediginden de ayrildiginda dustugu bosluk bu duygulara suruklemisti onu. Yine kendi yapmisti, kapamisti. "Bu yuzden kimseyi suclayamiyorum, bu yuzden yanlislari sadece kendimde ariyorum, anlatabiliyorum degil mi?" derken gozleri doldu azicik, unutmamisti herhalde. Zaman zaman eskiler acildiginda hep mutlulukla anlatirdi, cocukluktu ne guzeldi cumleleri serpistirirdi paragraflari arasina, simdi ise ayni duygulari yeniden karsilamakta zorlaniyordu apacik. Ama atlatirdi. Yazik ki sonlarda farkederdi o hep.. geri de ya donmez ya donemezdi. ‘Belki bir yerde kader yeniden karsilastirir, belli olmaz’ derdi ara sira; kaderciligi zaten bu kisa cumlecikle sinirliydi.

Sonra ise yeniler, yepyeniler gelirdi. Her defasinda sonun farkliligi dilenerek, karsilikli kocaman pastalar esliginde. Artik bu bir klasik halini almisti zaten, pasta cikolatali olmaliydi Hena icin, Cem tercihini meyvalidan kullansa da.. Ceplerden nerden neden bulundugu hic bir zaman belli olamamis ufak bir iki mum cikar, yakilir, sonra da dilek tutulup uflenirdi iste.. Bu defa tutsun diye.

Sonrasinda; "Hadi artik, cikalim da bir seyler yiyelim o halde" sesi ilk Henadan geldi hep oldugu uzere. "Kapat sunlari da hem, nasilsa odev isi kaldi, ne o, aleyhime delil mi kullanacaksin?"

Toparlanmak biraz daha vakit aldi, iteleyip duruyordu Hena, "Hadi palton", "Kasedi ne yaptin", "Kaskolun." "Bak cok soguk disarisi." Yastiklari kabartti Cem. "Ben boyle bulmayi seviyorum, biliyorsun. Bekle azicik daha."

Cantalarini yuklendiler, geldikleri gibi kapidan cikarken.. "Isigi kapa Cem, sence nerden pasta bulacagiz ki simdi bu havada?" Bakti Cem. "Nerden olabilir ki sence?" dedi, yavasca kapiyi cekerken. –