Evet, trenden atladım, doğru. – Koray Ersoy.

Tren emniyetliydi, doğru. Atlamadan önce kimse bir şey söylemedi. Ya da trendekiler aslında kendileri de çok merak ediyorlardı: trenden atlayan birinin hali nice olur? Diye. Ben yine de atladım. Çünkü emniyette olmakla, hayatta olmak aynı şey değil galiba diye düşünüyordum. Aynı ilk defa bmx bisikletimle üç metrelik rampadan uçarken yaptığım gibi, aynı vitesinin ve freninin yerini bilmediğim yeni motoruma bindiğimde yaşadıklarım gibi. O zaman da, arkadaşlarım arkamdan merakla bakıyordular. Nasıl düşeceğim, kafam mı kırılacak, yoksa gidon çeneme mi girecek diye? Satıcı da, arkamdan öylece bakmıştı. Yeni alınan bir motorla nasıl düşülür görmeden olmaz, izlemek lazım diye. Ama ben ne rampadan atlayınca kafam kırıldı, ne de motordan düştüm o gün. Rampadan atlayınca uçmanın ne menem bir şey olduğunu ancak anladım ve çok sevdim. Motorsiklet mi? İlk bindiğim an mı? Çok geç kaldığımı düşündüm. Tarifi zor, denemeyeceğim. Çoook geç kaldığımı düşündüm sahiden. Varın siz anlayın gerisini.

Atladım. Acıyacağını biliyordum. Acısındı. Emniyettekilerin şaşkın bakışları arasında birden boşluğa bıraktım kendimi. İki kolumu bir çift kanat gibi açarak. Cesurca. Cesaretimi de denemek için belki bir ölçü. Gülümseyerek atladım. İntihar gibi geldi onlara. Öyle ya emniyete kavuşmuşken. Yok. Bu aslında bana dayatılan hayatla, benim kurmak istediğim hayata ilişkin küçük ama sert bir tornistandı.

Öyle ya. “eğitim” almam gerektiği dayatılmıştı. “öğretmenimi” dinledim. Küçüktüm. Anlamaya çalıştım. Neden bir “sınıf” a doluştuğumuzu. Hayata ilişkin ve hayatımda işime yarayacak hiçbir şey öğrenmeden eğitildim. Sınandım. Sınavdı bunun adı, kelime kökenini düşününce hep gülümsüyorum. Sınadılar mı yani beni? Çok şey hatırlamıyorum gerçekten. Daha çok mu eğitildim ki? Devam etti gitti işte okul hayatım. O zamanlar bu dayatmacayı hissediyor olsam da farkında değildim galiba. Walkman imle, pink floydla direndim. Edebiyat derslerim? Hah ne diyordum?

Dayatmaca. Okunacak, vay efendim üniversiteler bitirilecek, iyi işler bulunacak. Bulunacak ki, iyi evler alınsın, iyi mobilya alınsın, no frost buzdolabının en iyisi alınsın. Biraz taksitle belki. Hem sonra klimalı araba alınacaktı ya? Öyle de olmadı mı ki? Oldu. Yani sistem aslında pürüzsüz işleyebiliyor.

Geç mi fark ettim ki? Ben çok ilgimi çeken eski İzmir evlerinin önünde durup bu mimariyi hiç inceleyememiştim. Hayır ben çok okumadım. Çok güzel kitaplar olabileceğini biliyordum ama. Dayatılanlardan ziyade. Yazmaya hep bayılırdım. Çok isterdim asgari ücretle yaşamaya çalışan bir yazar olmayı. Ha asgari ücret mi? Sistemin dışında kalmak için istiyordum galiba. Ondan. Çok komik, geçen elime geçti okul günlerimden kalma ekonomiye giriş kitabını okumak geldi içimden. Trenden atladıktan sonra. Haa evet en çok da yazmak için atladım galiba. Ee ne de olsa, sistemi tatmin etmiştim biraz. Uymuştum ona. Evet, doğru. Kuzu kuzu. Sessizce, bir dipnot halinde yaşadığım isyanlarımı göz ardı edersek. Şiir kitabı bile okumadım ben. Orhan veli ile sonradan tanıştım. Kerim’in bilgisayarında gördüm resimlerini, gıptayla inceledim bu şairi, yazarı. Öldüğünde cebinden 80 kuruş çıkan bu adamın yüzüne baktım resimlerinden. Benim kahramanlarımdan biridir o. Anladınız galiba, neden.

İlk kahvaltım nefisti. Harikaydı. Mesai yok. Üstümde salak bir yönetici yok.

Trende yemek vardı, sıcaktı. Yatacak yerim de vardı. Ama siz de bilmiyorsunuz, gerçeğin kendisine bir pencerenin ardından bakmak aslında nasıl acıdır. Esarettir. Doğru ya filmlerde bile anlatılır ya. Yine de insanlar emniyette kalıp gerçekten uzak mı durmak istiyorlar acaba? Bilmiyorum. Farklı bir dünyanın varlığından haberdar olmamak da yok değil ki.

Artık. Artık, izmirde gün batımları fotoğraf sergim için motorumla dolaşabilirim. Para mı? Evet zor kazanılıyor. Ama benim efendim olamayacak. Bu söz çok kalıp biliyorum. Ancak! Aç kalmak diye bir şey var. En az rampadan bisikletle uçmak kadar gerçek!

Belki de ben yanılıyorum diye de düşündüğüm oluyor elbette. Ama bırakın ben keşfedeyim bunu. Çünkü okulda olmadı.

Geriye dönüp baktığımda… hayıflanıyorum. utanıyorum. Çünkü ben vincent van gogh’u çok severim. Odamda evimde hiçbir tablosu yok. Asamamışım. Hayır suçlusu ben değilim. Nasıl olduysa atlamışım. Vincent van gogh tablosu ile hayat daha mı güzel olacak ki? Ben insanım!!! Tablo asarım duvarıma!!! Zamanında en sefil halinde, deli diye tımarhaneye tıkılan bir sanat dehasının tablosunu duvarıma asarım. İnsanlık biraz irkilsin diye. Çok sanattan anladığımdan değil. Sistemin ezmeye çalıştığı o adamla küçük bir ölçek kader birliği yapmak istediğim için belki.

Artık milli kütüphaneye gitmek istiyorum. Müzeleri dolaşmak istiyorum. İnşaatlarda çalışmam gerekebilir. Olsun. Ne zaman öleceğime, emeklilik hayallerim karar veremesin yeter. Ki o hayalleri ben kurmadım hiç.

Ayakkabım yırtıldı. Yenisi almadım. Giymeye devam ediyorum. Cebimde çok param olmuyor. Alamıyorum bazen acil ihtiyaçları bile. Bir sosyal güvenlik şemsiyesi altında da değilim. “ne siz emekli sandığını mı bıraktınız, 15 yıllık çalışmanızı mı silip attınız?” diye hayretle sordu orta yaşlı bir kadın bana. Evet dedim sadece. Çünkü eski İzmir evlerini incelemek istiyorum, fotoğraf sergimi açmak istiyorum, çünkü zavallı kütüphanemdeki kitapları severek okumak istiyorum, çünkü işe geç kalmak yerine hayata geç kalmak istemiyorum ben. Ve atlıyorum işte trenden. Güvenlik, emniyet, gelecek, para, özel şampuanlar, çok işe yaradığı söylenen ama hiçbir boka yaramayan her şeyi bırakıyorum. Devleti de, sosyal güvenliği de….

Bu yazıyı hala okuyor musunuz? İlginç (avam ama kendini entel gösterme gayetinde olanların enteresan dediği gibi).

Meğer ne yaman bir koşuşturmacaymış, atlayınca anladım. Zaten tren hemen gözden kayboluverdi, içindekilerle, içindekilerin boş bakışlarıyla hatta. Biz gidiyoruz, artık sen ne halin varsa gör, sana yardım edemeyiz der gibi. Ben de işte üstümü başımı silkeleyip, şöyle bir bakındım etrafıma. Eveeet bakalım neler varmış, diyerek yola düştüm.

İnsanları izliyorum şimdi. Bu vahşi şartlarda. Bana para kazanmaya ilişkin şeyler öğretiyorlar. Açlığı öğreniyorum. Bir şeyi taksitle de olsa alamamayı öğreniyorum.

Atladıktan sonra, birkaç kere oldu. Panikle uyandım ben şimdi ne yapacağım diye. Oysa….evde makarna varmış. Peynir de. Hazır kahve bile. Biraz da param. Yarın? Hahahahaa…. panik yapmamayı öğreniyorum şimdi. Bir şeyler oluyor. Bir takım işler geliyor. Param oluyor. Yine makarna, sucuk, deterjan ve süt alıyoruz. Hatta yine hazır kahve alıyoruz. Pikniğe bile gidiyoruz. Çingene usulü yaşamak bu diye düşünüyorum.

Saçım döküldü. Doktor stres kaynaklı veya yanlış beslenme gibi bir şeyler söyledi. Ama nedense ben hala kendimi kötü hissetmiyorum.

Şimdi gördüğüm dünyayı anlatmak istiyorum. Elbette buna kimsenin ihtiyacı yok. Belki de bu para bile etmeyecek. Etmesin, taa zıkkımın kör dibine kadar yolu var.

Yanılıyor olduğumu mu söylemeye çalışacaksınız bana? Olsun, bırakın.

Ben özgürce yaşamayı seçtim. Bütün zorluklarına rağmen. Kendim gibi kalmak istiyorum. Hayatın bütün tadlarını keşfetmek gibi bir niyetim yok. Ama ağaç dikmek istiyorum. Az tüketmek istiyorum. Çok yaşamak da istemiyorum. Ama öldüğümde, kendi bildiği gibi yaşayanların sınıfında olmak istiyorum. Belki bu yüzden vincent van gogh, Peyami safa, Orhan veli ile yakın bir yere düşeriz öbür dünyada, kim bilir?

son gun.

cok alistim her seyi son gunde yapmaya. yine ayni durumda, gaayyeett rahat otururken, bir kac gun sonrasini dusunmek bile istemiyorum. hadi bakalim.

baslik.

silgi hep alakasiz basliklar mi atiyor yazilarina. yoksa onlar cikarimlar mi. yoksa elinde uzunca bir metin var da seneler boyunca surebilecek, sirali ucer beser kelime kesip kesip, her yazisina baslik mi ediyor onlari. yoksa yazinin bir yerinden bir sekilde bir dusunce cikiyor aslinda, sonra o ona goturuyor oburu digerine bir sonraki de tam yerine, yani basliga mi… ah silgi, yordun beni.

ne kadar guzelsiniz.

"Eski aşklarımı çıkardım dün dolaptan, tozlarını alayım dedim, bir sürü eksiklik bir sürü talan. Hepsinden bir şans daha istedim, sonra bırak dedim kendi kendime, kalsınlar eksik güzellikleriyle, bazı şeyler yaşanmamalı kalmalı öylece, tozlarını alıp yerleştirdim yerlerine. Dedim ne kadar güzelsiniz, bunca dağınıklığa rağmen yerli yerinde hepiniz. Dedim ne kadar güzelsiniz, yıllar geçmiş ama hiç değişmemişsiniz. Masum, sessiz, istekli, cesaretsiz. Eski aşklar, eski yollar, eski yolculuklar, karışıp doğmuş yeni bir aşkta, eski aşklar, eski ıskalar, eski pişmanlıklar, filizlenmiş yabani bir aşkta. Dedim ne kadar güzelsiniz, bunca dağınıklığa rağmen yerli yerinde hepiniz. Dedim ne kadar güzelsiniz. Yıllar geçmiş ama hiç değişmemişsiniz, masum – sessiz – istekli – cesaretsiz."

curuk.

bilmiyorum hayat senelerde hep ayni devrelerden gecince zavalli mi oluyoruz. o belirli bolumler yeniden karsimiza cikmadan once, hafifce hatirlatiyorlar ya kendilerini, geldiklerini haber veriyorlar. o zaman bilmiyorum ne hissetmeliyiz. ah vah mi cekmeliyiz bilmiyorum. ben icimde sevinc duyuyorum ki yavasca buyuyor. geliyorum diyor. yeniden bitecek bastan baslayacaksin. yeniden baslayacaksin ama yine bitecek. dis curugu kendini onceden hissettirir, o tadi biliyorum. anliyorum ki zamani geliyor. aynen boyle. her devrenin zamani var. geliyorlar sirayla. farkli seyler hissettiriyorlar ama kalici olmuyor hic biri. baslangiclari oluyor. bitisleri kacinilmaz. basim donuyor. kusmak istiyorum. ve surekli baska kelimeler eklemek.