yilbasi…

…geliyor. bir suru hediye aldim. hediyeler icin bir suru kutu aldim. kutular icin bir suru kagit aldim. kagitlar icin ise bir suru sus, kart, yapistirici, ivi zivir aldim. evim depo oldu. yine de ben hediye almayi cok severim. (her iki anlamda da)

geri dönebilmek hayali…

…bazi seylere, bazen onca ulasilmaz. bazense yarin gibi. ulasilmaz gibiyken, icim bunaliyor ama kendimi korunakli bir gelecek maketi ile teselli ediyorum. yarin gibi oldugunda ise, o ruyadan uyanmak istemiyorum.

(alakasiz not: sevgili silgicigim, simdi aklima geldi, sen uc noktalardan nefret ediyordun degil mi. hm. ne yapsak. en guzeli sen onlari tek noktalar olarak gor rica ediyorum. cunku ben uc nokta severim. ama seni de severim, uzul istemem. oyle yapalim, orta yol bulalim. ayrica guzel yolculuklar, mesaj at. opuyorum.)

18 Kasım – Kızılbay.

İlk Roman

Yaşadığım
hayata güzel bir manzara havasında bakmaya çabaladığımda, ışığı titreyen ve tozlanmış bir slâyt makinesinden akan görüntüler benzeri yüzler görüyorum. Hayatımın en önemli olaylarının tümü, onları önemli kılan insanlarla karşıma çıkıyor. Hiçbir olay, yaşanmışlık kendini insanlardan bağımsız ortaya koyamıyor, koyamayacak. Birbirimize o kadar bağımlıyız ki bunu anlayamadığımız anlar ve deliliğe benzeyen dönemlerimiz oluyor.

Yaz aylarında yazımını bitirdiğim ancak değişiklik ve düzeltmeleri uzun süren ilk romanım sonunda tamamlandı. Uzun ve zorlu bir yolculuktu benim için.
Üzerinde bazı günler kesintisiz 24 saat çalıştığım, ardından başında
bir o kadar oturup tek satır yazamadığım romanım bana olaylar-insanlar
ikilisinin ne derece etkileşim içinde olduğunun en acı göstergesiydi.

Hayatımızın
haritasına beklemediğimiz bir noktadan giren insanların, sınırlarımızı
nasıl değiştirdiğini, “bizim topraklar” dediğimiz yerdeki diğer
insanları nasıl yerlerinden ettiğini gördüm. Yazmak sadece bir olayı
kurgulamak, karakter yaratmak ve güzel cümlelerden ibaret değil.
Anlatmak istedikleriniz için çevrenizi, insanları, yaşadıklarınızı, her
şeyi tersyüz edip yakından bakıyorsunuz. 2 yaşındaki bir çocuğun ilk
defa gördüğü bir eşyayı incelediği gibi her şeye yakından bakıyorsunuz.

Hayatımız, üst üste katlanmış, sıkıştırılmış bir harita gibi.
Açıldıkça büyüyen, sizi hatalarınızla, doğrularınızla karşı karşıya
bırakan, doğrularınızın ve hatalarınızın uzantılarını görmenizi
sağlayan, buruşuk, biraz yıpranmış, çizilmemiş yerleri olan bir harita.

Sevmenin,
onun karşıtı olan nefret etmekten nasıl ölümüne kaçtığını, tüm çabasına
rağmen beklemediği bir köşe başında yakalandığını görmek,
duygularımızın dengesizliğinin, hayat rotamızı nasıl vahşi bir kaptanın
eline verdiğini dehşet şekilde üzücü, bazen de tüm kontrolleri elimizden alan bir ihtiraz içinde izledim. Sevginin renklerinin en parlak günlerini, solmaya başladığı dönemleri kahramanım doyasıya yaşadı.

Bir insan portresi çizmenin ne derece zor olduğunu anlamak için oturup
onunla ilgili birkaç sayfa yazı yazmanız yeterli. En ihtiraslı
öpüşmeleri, dokunuşları kelimelere bağlamak, aynı filmi tekrar tekrar
izlemeye benziyor. Yolda boynu bükük yürüyen bir insanın bakışlarından
ona bir uyan bir hayat yolu çizmek, içindeki mutluluk sayesinde
ayakları yere değmeyen bir başkasını anlatmak yorucu olduğu kadar
keyifli bir uğraş. Hayat görünen ve içimize gömdüğümüz gerçeklerin dışında yaşanmıyor. Onları önümüzdeki yoldan süpürmeye çabalamak sadece basit bir kandırmaca. Yaşamın hayat planlarımızın üstüne serpiştirdiği “istek tohumları” bazen beklenmedik çiçekler açıyor. Sevgi, bir anda farklı isteklerin, karanlık, nemli ve terk edilmiş bir bodrum katında tecavüz ettiği duygumuz oluyor.

Kalemim, sayfalar üzerinde kendine harfleri, kelimeleri, cümleleri oluşturacak
kıvrımları izlerken gördüm ki insanlara fazla güvenmemek lazım. Her
türlü kötülüğün, vefasızlığın, vicdansızlığın ve tabiî ki arsızlığın
insanın günlük pratiklerine derinden sızdığını gördüm. Kalemim kâğıt
üstünden isteksizce kalktığında göremediklerim ansızın tepeme çullandı. Sevgi dediğimiz ve her fırsatta yücelttiğimiz duygunun ne derece kaypak olduğunu anlatmaya çalıştım. Beklentilerinin
peşinden koşarken, kendilerine yol açmak için sevgiyi bir fener gibi
kullanan, geldikleri noktada bulduklarından tatmin olmayanların o
feneri nasıl tek hamlede kapattıklarını anlatmaya çalıştım.

Aşk
ile ölüm arasındaki tek fark biri ile hayata nokta koymanız diğeri ile
kendinize. İkisine de uzak durmanız, kaçmanız mümkün değildir. Aşk sizi
ölüm karşısında sonsuz bir huzur ile ödüllendirebileceği gibi, ölümün
ağırlığını da arttırabilir. Yazarken, aşık olmanın halleri üzerinde çok
gezindim. İnsanın aşkı için neleri göze alabileceğini ve
hissettiklerimizin ruhumuz üzerindeki sarsıcı etkilerine yakından
baktım. Tüm acılarına ve faturalarına rağmen insan olmanın gururunu
yaşamak için aşık olmak ve aşkın arkasında durmak gerektiğini
söyleyebilirim.

Okumak ve yazmak aslında kendimizi tanımaktan ibaret.
Kitaplar, kendimize itiraf edemediğimiz şeyleri yüzümüze çarpmak
konusunda inanılmaz bir deneyim. Hayat sadece bizim gördüğümüz açıdan
sürmüyor. Kendi açımızın içine kapandığımızda gördüğümüz sadece zayıf
bir yansımamız. Kendimizi bakmaya bir süre ara verdiğimizde ise sanki
küçük bir çatlaktan içeri sızan güçlü güneş ışığı gibi hayatı görmeye
başlıyoruz. Gücü karşısında biraz tedirgin olsak da bir süre sonra
gözlerimiz alışıyor. Hayatta her şeye alıştığımız gibi o güçlü ışığa da
alışıyoruz.

bazen…

…sadece uyumadan once yapilmasi gereken rutini olabildigince ileriye atmak icin, cunku tembelligim sinirlari asti; uyumayi olabildigince erteliyorum. artik gozlerim acilamaz duruma gelince de, kalkip dis fircalamaya giderek rutini baslatiyor ve son olarak da uyuyorum. kafam yastiga degdikten 38 saniye sonra filan genelde.

Lunapark-Fayton-ve İzmir

(Haber yazmak için oturduğumda, önümdeki boş kağıda düşen İzmir yazısı)

İzmir’de olmak insanı yoran bir şey. Çoğularına göre İstanbul’la kıyas götürmeyen bu şehir, aslında çok daha kaotik, boğucu, yorucu, saldırgan. İstanbul’da asla yaşayamam, oranın hızına ayak uyduramam diyen tüm İzmirliler de aslında çevrelerinden bihaber.

İzmir’de yaşamak, bir anlamda kısılıp kalmak. Evinize, caddenize, arabanıza, feribotunuza. Dükkanlara, yollara, lokantalara, barlara, alışkanlıklara. O kadar tatminkar ki çünkü İzmirli, fazlasında gözü yok. Risksiz yaşamayı seçmiş, düzgün yolu, ucu görüneni, kolayı belki ve hırslı olmamayı bir açıdan. İzmirli olmayı seçtiriyor çünkü şehir, gizlice zorluyor çünkü. Gelenek bu, iki kere iki eşittir dört. İzmir’de doğan adam, döner dolanır İzmir’de ölür.

Burada her şey çok az, herkes kanaatkar. Çok seçenek yok, ve bunu normal karşılamak zorunluluk. Bunca basitliğinin içinde kıstırıyor ve şehir sizi. Düzgün ve klasik, dostlarla ve sevdiklerle, ailenin sıcaklığıyla devam eden bir yaşamla, iş hayatının sessiz sedasız ve iyi devamıyla gözünüzü boyuyor. Sükuneti o kadar derinden ki, korkutucu olduğu kadar; haberdar bile olamıyorsunuz başlangıçta. Sizi içine çekiyor, sindiriyor, bastırıyor bu şehir. Enerjinizden yiyor. Kendi bu şekilde besleniyor ve o masum havasını söz konusu şeytani planları ile koruyabiliyor sadece.

Yavaşça büyüyor İzmir. Çok belli etmeden, küçük küçük. Asıl dokuya dokunmadan, insancıkları korkutmadan, köşelerine doğru genişliyor. Kendine duvarlar örüyor İzmir, sizi kapana kıstırmak için. Kaçamamanız için. Narlıdere’den, Karşıyaka’dan, Bornova’nın sırtlarından geliyor inşaat sesleri sadece. Göbek kısımlar, sessiz.

Kendisinden memnun mu İzmir, bilmiyorum. Ya da durmadan ağlayan bu şehir, olanca umutsuzluğuyla mı çöküyor aslında üzerinize, emin değilim. Mutlu insanı mutsuz etmeyi biliyor ya, bu yeterli. Kendinizden mutsuz iseniz ama başlarda, o zaman intihara çok daha yakınsınız. Her şey düzgündü de neden kendini öldürdü derler sonra da arkanızdan, şehir ağlıyor taklidi yapar yeniden, hava kapanır, bulutlanır; insanlar şaşkındır, ve her şeyiniz olmasına rağmen tatminkar olmadığınız kanaatine varılır en son, kırkınız çıkmadan evvel.

Güzel kızlar var İzmir’de, yalan değil. Ancak bu bir göz boyama taktiği. Adamlar da fena değiller aslında, sadece senelerdir kadınların gölgesindeler. Egeliler güzel insanlar tamam, ama kaçıyor işte zekileri. Koskoca ülkede bir güzel kadın görünce, kendine de güvenen, saçlarını savuran söyle bir, ve çok da cool gözüken; kesin İzmirlidir bu dememizin sebebi tam da burada işte. Düşünemediğimiz yüz ise, o insan evladının şehri dışında ne yaptığı. İzmir bazen elinden kaçırıyor çünkü oyuncaklarını, çıkıp gidiveriyorlar pıtı pıtı hafif bir korku ve merakla; henüz bilmeden bir gün elbet döneceklerini, azıcık eğlendikten sonra uzaklarda.

Oyuncakların evinde kalanları da var. Yeterli cesareti bulamayan, ya da bazen daha basitçe, sadece zeki olmayan. Onlar da düzene mahkumlar haliyle. Bunun tek tercih olduğunu kabul ederek. Dahasını hatta, zaten hiç düşünmeyerek.

Bu güzelim yazıyı kötü bir şekilde bitirmeyi, ki kötü nedir-nasıldır-kime göredir, kafama koydum. Şu şekilde sıralıyorum kelimelerimi o yüzden: Bir de buraya kendi tercihiyle gelen salaklar var. Bir tanesi ben oluyorum. Her şeyden haberdar ama yine de ne yapacağını şaşırmış olarak bir zaman sonrasında. Şehir mi beni yesin kalayım da, yoksa ben mi onu yiyeyim gitmeyi seçip. Yemişim şehrini ayrıca. Hahayt.