Hm.


Her adalete duvar ördüren, her cesarete kilit vurduran, her asalete boyun eğdiren… Sen değil de ben miyim… Geçimsizim bu günlerde, kimsesizim bu yerlerde, değersizim bu ellerde; çaresizim, doğduğum yerde. Gölgesizim; her gün, her yerde…

Bu ülke…

…beni kanser ediyor. Anlayamiyorum, bu kadar kanunda bu kadar acik varken, bu ülkede yapilmayan etmeyen neredeyse hic bir sey yokken, kimse hic bir igrencliginden utanmazken… Isten kovulmamak icin mi ölmekte olan bir insanin yeri aslinda iki dakikada bulunabilecekken belirtilmiyor, isi jandarma yapmis gibi gozukecek diye mi akutun duruma katilmasina izin verilmiyor, suc kimsenin uzerine kalmasin diye mi sis yokken sis var deniliyor? Ag yok, spot yok, telsiz yok, fisek yok, sok yok, hicbisikimyerdehicbilazimseyyok… Nasil bu kadar ihmarkarlik olabiliyor… Biz nasil, nerede, hangi duygularla ve neye bagliligimizdan hala insan hayatinin hic bir degeri olmayan bu sehirlerde, bu ülkede yasayabiliyoruz… Korkuyorum; sadece bir takım insanlarin ihmali yuzunden, bir takim insanlarin sorumluluk almaktan korkmasi yuzunden, falan filan; ölmekten… Gercekten. Umit Ozgen gibi… Mekanin cennet olsun. Baban kendini sucluyor sanirim, tamamen yersiz bir suclama bu ancak tek bir cumlesi var butun bu olayi cok guzel anlatan ve kafamda dakikalardir yeniden calan: "Burasi Turkiye degil mi, isler nasil isliyor benim nasil aklima gelmedi, Zafer Caglayan benim arkadasim, tanidigim, ben onu aramayi nasil aklima getiremedim, bes dakika sonra olmasa yarim saat sonra bana donerdi, her sey cozulurdu, basiretim baglandi – dusunemedim; basiretim baglandi, ah, burasi Turkiye degil mi?" Lutfen izleyiniz.

Davet?

Arkadaşlar arası etkinliklere, küçüğünden büyüğüne; şimdiye kadar çok az davet aldım. Hep her ne etkinliği ise, olup biten, onun planlayıcıları içinde zaten yer aldığımdan; ismim hali hazırda o gün orada bulunacaklar arasına otomatik olarak yazıldı çünkü. Kağıdın üzerine de, o adamların kafalarına da. Olmadığım yer olmadı, benden habersiz planlanmadı hiç bir şey. Hep dönüp dolaşıp, gelip, ayrıntılar bana soruldu zaten… Sonra ben sıkıldım. Yoruldum. Uzaklaştım… O yorgunluktan da, o kişilerden – gruplardan da; zaman… Şimdi davet edilen tarafım, ve bir durup düşündüm de; bu aslında benim hiç hoşuma gitmiyor.

Dogumgunu Hediyesi…

Ben zamaninda Onur’a bir hediye yapmisim, dogumgunu hediyesi. Sonra unutmusum onun nasil muhtesem bir sey oldugunu. Onur her aklinda geldiginde bana tesekkur ederken, ben hep onun o disardan bakildiginda gozuken ilgisiz okuzlugunun ardinda kalan ve nadiren insanlarin gormesine, az insanin gormesine izin verdigi yumusak yanina denk geldigimi dusunmusum hep ve sadece; harbiden tesekkur ettigini ya da harbiden hissederek hayatimdaki en manali hediye bu diyebilecegini hic aklima getirmeden. Iki sene olmus tam. Simdi, biraz once, yeniden soyledi ayni seyleri, sonra buldum, baktim, arkaya da ona o zaman fonda cal ve resimleri o sekilde gec bir bir – dedigim parcayi actim. Gozlerim doldu. Genel anlamda doldu; ki ustelik uc senede kassak en fazla uc kere gorusen/gorusebilen insanlarken hala… Biri de bana boyle bir hediye versin bir zaman, lutfen? :) (Ve Onur, eseksin filan, serserisin hem uzerine; ama nadir bulunanlardansın…)